
Avukatlık Hizmetlerimizi karşılıklı güven, gizlilik ve şeffaflık ilkelerine uygun şekilde yürütmekteyiz.
Velayet uyuşmazlıklarında ebeveynlerin en çok merak ettiği konuların başında, çocuğun mahkeme huzurunda dinlenip dinlenmeyeceği gelmektedir. Bolak Hukuk Bürosu olarak danışmanlık verdiğimiz süreçlerde bu sorunun genellikle iki farklı kaygıyla sorulduğunu gözlemliyoruz: Bir taraf çocuğun beyanının kendi lehine sonuç doğuracağını umarken, diğer taraf çocuğun mahkeme ortamında zarar göreceğinden endişe etmektedir.
Türk hukukunda çocuğun dinlenilmesi, bir delil toplama yöntemi olmaktan ziyade, çocuğun kendi geleceğini ilgilendiren kararlara katılma hakkının bir gereğidir. Bu nedenle mesele, “çocuk taraf tutacak mı” sorusu üzerinden değil, “çocuğun üstün yararı nasıl tespit edilir” sorusu üzerinden ele alınmaktadır.
Genel kural olarak, idrak (algılama ve değerlendirme) gücüne sahip çocuğun velayet ve kişisel ilişki konusundaki görüşünün alınması gerekir. Ancak bu durum, çocuğun her davada duruşma salonuna çıkarılacağı anlamına gelmez. Aşağıda bu ayrımı, mevzuat ve yerleşik yargı içtihatları ışığında ayrıntılı biçimde açıklıyorum.
Çocuğun görüşünün alınması, yalnızca hakimin takdirine bırakılmış bir uygulama değil; hem uluslararası sözleşmelerden hem de iç hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğün kaynaklarını bilmek, dosyaya sunulacak talebin gerekçelendirilmesi açısından önem taşır.
Mevzuatımızda çocuğun dinlenilmesi için net bir yaş sınırı belirlenmemiştir. Kanun koyucu, sabit bir rakam yerine “idrak gücü” ve “olgunluk” gibi somut olaya göre değişen esnek ölçütleri tercih etmiştir. Bu tercih, her çocuğun gelişim hızının farklı olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte yargı uygulaması zaman içinde pratik bir eşik oluşturmuştur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin yerleşik uygulamasında, sekiz yaşını doldurmuş çocukların kural olarak idrak çağında sayıldığı ve görüşlerinin alınması gerektiği kabul edilmektedir. Bu eşiğin altındaki çocuklar bakımından ise doğrudan dinleme yerine, uzman incelemesi ve gözlem raporları öne çıkar.
Yaşın ilerlemesiyle birlikte çocuğun beyanına verilen ağırlık da artar. Ergenlik dönemine girmiş, kendi yaşam düzenini kurabilecek olgunluktaki bir çocuğun tercihine mahkemeler daha fazla değer atfetmektedir. Ancak bu ağırlık hiçbir yaş grubunda mutlak bir bağlayıcılığa dönüşmez.
| Yaş Aralığı | Dinlenme Durumu | Beyanın Ağırlığı | Uygulamada Öne Çıkan Yöntem |
|---|---|---|---|
| 0 – 3 Yaş | Dinlenmez | Yok | Anne bakım ve şefkatine olan ihtiyaç esas alınır; uzman gözlem raporu |
| 4 – 7 Yaş | Kural olarak dinlenmez | Çok düşük / Bilgi amaçlı | Pedagog gözlemi, oyun temelli uzman incelemesi, ebeveyn-çocuk etkileşim raporu |
| 8 – 11 Yaş | Kural olarak dinlenir (idrak çağı) | Orta | Uzman (pedagog/psikolog) eşliğinde görüşme, Adli Görüşme Odası |
| 12 – 15 Yaş | Dinlenir | Yüksek | Uzman eşliğinde görüşme; yönlendirme ihtimali ayrıca değerlendirilir |
| 16 – 18 Yaş | Dinlenir | Çok yüksek | Beyan, fiili yaşam düzeniyle birlikte değerlendirilir |
Tabloda yer alan yaş aralıkları, uygulamada sıkça karşılaşılan eğilimleri yansıtan yol gösterici ölçütlerdir. Somut olayın özelliklerine göre, örneğin gelişim geriliği bulunan bir çocuk on iki yaşında dinlenmeyebileceği gibi, olağanüstü olgun bir çocuğun yedi yaşında görüşü alınabilir. Nihai değerlendirme hakimin takdir yetkisi dahilindedir.
Ebeveynlerin en yaygın endişesi, çocuğun anne ve babasının karşısında, gergin bir duruşma salonunda “kimi seçtiğini” söylemek zorunda bırakılmasıdır. Bu endişe anlaşılırdır; ancak günümüz uygulaması bu tabloyu büyük ölçüde değiştirmiştir.
Adalet Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmalar kapsamında adliyelerde Adli Görüşme Odaları (AGO) kurulmuştur. Bu odalar; çocuğun yaşına uygun donanıma sahip, ses ve görüntü kaydı alınabilen, ebeveynlerin bulunmadığı ortamlardır. Amaç, çocuğun ikincil örselenmesini (mağduriyetin tekrarlanmasını) önlemektir.
Görüşme çoğunlukla mahkemece görevlendirilen pedagog, psikolog veya sosyal çalışmacı tarafından yürütülür. Uzman, çocuğun beyanının yanı sıra beden dilini, ebeveynlerden birine karşı geliştirdiği tutumu ve yönlendirilmiş olma ihtimalini de raporunda değerlendirir. Bu rapor daha sonra dosyaya sunulur ve hakimin değerlendirmesine esas teşkil eder.
Uygulamada çocukla görüşme genellikle şu aşamalardan oluşur:
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, velayet düzenlemesi yapılırken idrak çağındaki çocuğun görüşünün alınmamasını tek başına bozma sebebi saymaktadır. Dairenin gerekçesi, ÇHKS’nin 3. ve 6. maddeleri ile TMK m. 339/3 hükmüne dayanır: Çocuk, kendisini doğrudan ilgilendiren bir kararda görüş bildirme hakkına sahiptir ve bu hakkın kullandırılmaması usule aykırılık oluşturur.
Daire kararlarında öne çıkan bir diğer ilke, çocuğun görüşünün alınmasının sonuca ilişkin bir vaat içermemesi gerektiğidir. Yargıtay, çocuğun beyanının hakimi bağlamayacağını, ancak dosyada değerlendirilmesi ve gerekçeli kararda tartışılması gerektiğini istikrarlı biçimde vurgulamaktadır. Yani beyan alınıp bir kenara bırakılamaz; aksi yönde karar veriliyorsa bunun nedeni açıklanmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında velayetin, ana babanın değil çocuğun menfaatine hizmet eden bir kurum olduğu ilkesi tekrarlanmaktadır. Bu yaklaşıma göre velayet, ebeveynler arasında paylaştırılan bir “ödül” değil; çocuğun bedeni, fikri ve ahlaki gelişimini korumaya yönelik bir görevdir.
Bu içtihadi çizginin pratik sonucu şudur: Çocuk annesiyle kalmak istediğini söylese dahi, annenin fiilen bakım kapasitesinin bulunmadığı ya da çocuğu ihmal ettiği tespit edilirse mahkeme aksine karar verebilir. Beyan, üstün yararla çeliştiği ölçüde geri plana düşer.
Anayasa Mahkemesi, velayet ve kişisel ilişki uyuşmazlıklarını Anayasa m. 20 kapsamındaki aile hayatına saygı hakkı yönünden incelemektedir. Mahkeme, çocuğu ilgilendiren yargılamalarda karar organının çocuğun görüşünü ve üstün yararını yeterince araştırmamasını, usule ilişkin güvencelerin ihlali olarak değerlendirebilmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin bu alandaki bilinen kararlarından biri, uluslararası çocuk kaçırma boyutunu da içeren Marcus Frank Cerny başvurusudur (B. No: 2013/5126). Kararda, çocuğu ilgilendiren süreçlerde makul sürede ve çocuğun yararını merkeze alan bir inceleme yapılması gerekliliği vurgulanmıştır. Aynı yaklaşım, iç hukuktaki velayet davaları bakımından da yol gösterici niteliktedir.
Bu sorunun kısa cevabı hayırdır. Çocuğun beyanı bağlayıcı değil, dikkate alınması zorunlu bir veridir. Hakim, beyanı dosyadaki diğer delillerle (uzman raporu, tanık anlatımları, ekonomik ve sosyal durum araştırması, okul kayıtları) birlikte değerlendirir.
Mahkemelerin çocuk beyanına temkinli yaklaşmasının en önemli nedeni, yönlendirme (manipülasyon) riskidir. Ebeveynlerden birinin çocuğa diğer ebeveyn hakkında olumsuz telkinlerde bulunması, çocuğun sadakat çatışması yaşamasına ve gerçek iradesini yansıtmayan beyanlar vermesine yol açabilir. Uzman raporları çoğunlukla bu riski ayrıca değerlendirir.
Hakimin, çocuğun beyanının aksine karar vermesi ihtimali özellikle şu hallerde gündeme gelir:
Burada iki farklı hukuki kurumu birbirinden ayırmak gerekir. Çocuğun görüşünün alınması, velayet düzenlemesine ilişkin bir usul güvencesidir. Çocuğun tanık olarak dinlenmesi ise, ebeveynlerin kusuruna ilişkin vakıaların ispatına yönelik bir delil işlemidir.
HMK m. 240 uyarınca kural olarak herkes tanıklık yapabilir. Ancak Yargıtay uygulamasında, ortak çocuğun anne ve babası arasındaki kusur tartışmasında tanık sıfatıyla dinlenmesi çoğunlukla uygun görülmemektedir. Bunun temelinde, çocuğu ebeveynlerinden biri aleyhine beyanda bulunmaya zorlamanın psikolojik gelişimine zarar vereceği kabulü yatar.
Bolak Hukuk Bürosu olarak müvekkillerimize sıklıkla hatırlattığımız husus şudur: Çocuğu kusur ispatının aracı haline getirmek, kısa vadede güçlü bir hamle gibi görünse de uzun vadede hem çocuk hem de dava stratejisi açısından ağır sonuçlar doğurabilir. Mahkemeler, çocuğu davanın içine çeken ebeveyni bu tutumu nedeniyle kusurlu bulabilmektedir.
Dokuz yaşında bir çocuğun velayeti için her iki ebeveyn de talepte bulunmuştur. Adli görüşme odasında uzman eşliğinde dinlenen çocuk, okul ve arkadaş çevresini kaybetmek istemediğini, hafta içi düzeninin annesiyle daha istikrarlı olduğunu ifade etmiştir. Uzman raporu da annenin bakım rutininin sürekliliğini desteklemektedir.
Bu tabloda mahkemenin, çocuğun beyanı ile uzman raporunun örtüşmesi nedeniyle velayeti anneye bırakması ve babayla geniş kapsamlı bir kişisel ilişki takvimi kurması beklenebilir. Burada belirleyici olan tek başına beyan değil, beyanın nesnel verilerle desteklenmiş olmasıdır.
On üç yaşındaki bir çocuk, babasıyla yaşamak istediğini beyan etmiştir. Ancak sosyal inceleme raporunda, babanın çalışma düzeni nedeniyle çocuğun akşamları uzun süre yalnız kaldığı, okul devamsızlığının arttığı ve çocuğa yaşına uygun olmayan serbestlik tanındığı tespit edilmiştir.
Böyle bir dosyada mahkemenin, çocuğun beyanını gerekçeli kararında tartışmakla birlikte, üstün yarar ilkesi gereği velayeti anneye bırakması mümkündür. Bu senaryo, beyanın alınmasının zorunlu, sonuca etkisinin ise somut olayın özelliklerine göre değişken olduğunu göstermektedir.
Beş yaşındaki bir çocuk bakımından mahkeme, doğrudan beyan almak yerine pedagog gözlemi ve ev ziyareti yoluyla değerlendirme yapmayı tercih edebilir. Uzman, çocuğun her iki ebeveynle etkileşimini, bağlanma örüntüsünü ve günlük bakım ihtiyaçlarının kim tarafından karşılandığını raporlar.
Bu yaş grubunda “anne bakım ve şefkatine olan ihtiyaç” ölçütü uygulamada güçlü bir ağırlık taşımakla birlikte, mutlak bir kural niteliğinde değildir. Annenin bakım kapasitesini ortadan kaldıran somut olgular ispatlanabilirse velayet babaya da bırakılabilir.
Velayet süreçlerinde ebeveynlerin tutumu, çoğu zaman dosyaya sunulan belgeler kadar belirleyici olmaktadır. Aşağıdaki hususlar, hem çocuğun korunması hem de hukuki sürecin sağlıklı yürütülmesi açısından önem taşır.
Avukat Ayça Bolak olarak vurgulamak isterim ki velayet uyuşmazlıkları, standart bir dilekçe kalıbıyla yürütülebilecek dosyalar değildir. Çocuğun yaşı, gelişim düzeyi, kardeş ilişkisi ve ebeveynlerin fiili yaşam düzeni her dosyada farklı bir strateji gerektirir. Bu nedenle sürecin başında alanında deneyimli bir aile hukuku avukatından destek almanız, telafisi güç hak kayıplarının önüne geçilmesi bakımından yerinde olacaktır.
Kanunda sabit bir yaş sınırı yoktur; ölçüt çocuğun idrak gücüdür. Yargıtay uygulamasında sekiz yaşını doldurmuş çocuklar kural olarak idrak çağında kabul edilir ve görüşlerinin alınması gerekir. Sekiz yaş altındaki çocuklarda ise doğrudan beyan yerine pedagog gözlemi ve sosyal inceleme raporu esas alınır.
Hayır. Çocuğun beyanı mahkemeyi bağlamaz; dikkate alınması zorunlu bir veri niteliğindedir. Hakim, beyanı uzman raporu, tanık anlatımları ve ekonomik-sosyal durum araştırmasıyla birlikte değerlendirerek çocuğun üstün yararına göre karar verir.
Kural olarak hayır. Günümüz uygulamasında görüşme, adliyelerdeki Adli Görüşme Odalarında veya uygun bir ortamda, ebeveynler bulunmaksızın uzman eşliğinde yapılır. Amaç, çocuğun baskı altında kalmasını ve ikincil örselenmesini önlemektir.
Teorik olarak mümkün olsa da Yargıtay uygulamasında ortak çocuğun, ebeveynleri arasındaki kusur tartışmasında tanık olarak dinlenmesi genellikle uygun görülmemektedir. Çocuğu kusur ispatının aracı haline getirmek, ilgili ebeveyn aleyhine kusur değerlendirmesine dahi yol açabilir.
Evet. İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınmaması, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin yerleşik uygulamasında başlı başına bozma sebebi olarak kabul edilmektedir. Bu eksiklik, istinaf ve temyiz aşamalarında usule aykırılık olarak ileri sürülebilir.